Türkiye’de hukukun her alanında ve her kademesinde “hukuksuzluk” bir yönetim aracı haline getirildi. Yasalar ve anayasal düzen, keyfiliğe teslim olmuş durumda. Hukuk, OHAL dönemiyle sınırlı kalmadan, AKP iktidarının tüm dönemlerinde hukuk kılıfına sokulmuş keyfi uygulamalara tanıklık etti. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi neredeyse tamamen silindi; her şey tek bir merkezden kontrol ediliyor.
“İdare” dediğimiz kamu yönetimi, hukuksuzluğu artık sıradan bir uygulama olarak benimsemiş durumda. Uzmanlık ve deneyim yerine, şaibeli sınavlarla ve iktidarın onayından geçen kadrolarla doldurulan kamu yönetimi, liyakatten uzak bir yapıya büründü. Bakanlar Kurulu’nun yerini alan başkanlık sistemi, “Reis”in tek sözüyle işler hale geldi. Yasama organı ise iktidarın taleplerini yasal zemine oturtan, kontrol ve denetim yetkisini kaybetmiş bir onay makamına dönüştü.
Yargı ise umudun bağlandığı dağlar misali, karla kaplanıp yolları tıkandı. Anayasa Mahkemesi, halkın hak arama özgürlüğünü korumaktan ziyade, AKP’nin politikalarını meşrulaştırmak için kullanılıyor. Kamu kurumları, sendikalar, dernekler ve medya kuruluşları ya yandaşlaştırılıyor ya da baskı altında tutuluyor. Eğitim ve sağlık sistemi ise paranın ve gericiliğin etkisi altında, toplumun değil, çıkar gruplarının ihtiyaçlarını karşılar hale geldi.
YSK, bu çürüme düzeninde hukuksuzluğun merkezine yerleştirilen kurumlardan biri. Hukuku hiçe sayarak aldığı kararlar, halkın seçme hakkını gasp etmekte ve iktidarın çıkarlarına uygun bir seçim düzenini yaratmaktadır. YSK’nin gerekçeli kararları, hukukun değil, AKP’nin taleplerinin bir yansıması olarak görülüyor. Karşı oylar, YSK’nin meşruluğunu sorgulatıyor, ancak iktidar ve bağlı kurumlar hukuksuzlukla dolu bu süreçte kendi çıkarlarını güvence altına almakta kararlı.
Bu keyfi düzen içinde, muhalefet dahi hukuksuz seçimlere boyun eğiyor; adaletsiz ve hukuksuz bir seçim sürecini kabulleniyor. Halk, hukuksuzluğun normalleştirildiği bir düzen içinde, gerçek adalet arayışını giderek kaybediyor. İktidar, “Bırakın yapalım, bırakın geçelim, bırakın sömürelim” söylemiyle, toplumun mücadele gücünü kırmaya çalışıyor.
Ancak unuttukları bir gerçek var: Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki temel çelişkiyi ne hukuksuzluk ne de baskı bastırabilir. Aydınlanma ve yurtseverlik direnci, emekçi halkın mücadelesi ve işçi sınıfının örgütlü gücü, çürümüş düzene karşı direnmeye devam ediyor. Bu çürümüş düzenin karşısında, gerçek bir hukuk ve adalet mücadelesi için halkın örgütlü gücüyle yeni bir yol çizmek her zamankinden daha gerekli.

