Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir ifade var: “Avrupa bizi kıskanıyor.” Her altyapı projesinde, her duble yol ya da köprü açılışında bu söz, büyük bir gururla tekrar ediliyor. Ancak, gerçeklere bakınca kıskançlığın değil, belki de hayal kırıklığının bizimle birlikte büyüdüğünü fark ediyoruz. Zira Türkiye gibi tarım potansiyeli yüksek bir ülkenin temel gıda maddelerinde bile ithalata bağımlı hale gelmesi, acı bir tablo çiziyor.
Düşünün, üç tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimi yaşayan bir ülkeyiz. Topraklarımız verimli, su kaynaklarımız geniş; doğal koşullarımız birçok ürünü rahatlıkla yetiştirebilmemize imkan tanıyor. Ancak bugün geldiğimiz noktada, sofralarımıza koyduğumuz soğandan nohuta kadar birçok temel gıda maddesi ithal ediliyor. Peki, nerede bu övündüğümüz tarımsal zenginliğimiz? Neden başka ülkelerden kuru fasulye, nohut, kırmızı et almak zorundayız?
Kendi topraklarımızda yetişebilecek ürünleri ithal etmek, tarımsal üretimde ciddi bir gerilemeyi işaret ediyor. Bu durum, Türkiye’nin kendine yetebilme potansiyelini yavaş yavaş kaybettiğini gösteriyor. Üreticilerimiz yeterince desteklenmiyor, çiftçiler geçim sıkıntısı çekiyor, üretim maliyetleri altında eziliyor. Bu nedenle de yerli üretim yerine, ithalata dayalı bir gıda politikası izleniyor. Sonuç? Kendi topraklarımızda yetiştirebileceğimiz ürünler için başka ülkelere bağımlı hale geliyoruz.
Yurt dışında tohumdan, gübreye, iş gücünden destekleme politikalarına kadar kapsamlı teşvikler varken, bizim tarım politikalarımız maalesef günü kurtarma odaklı kalıyor. Bugün kendi soğanımızı, fasulyemizi, karpuzumuzu bile üretemez hale gelmişken, “Avrupa bizi kıskanıyor” demek ne kadar gerçekçi? Avrupa’nın bizden ne kadar etkilenip etkilenmediği bir yana, bizim kendimize yönelik bir özeleştiride bulunmamız gerekmez mi?
Avrupa’nın bizi kıskandığı, ekonomimizle imrendiği masallarıyla yetinmeyi bırakıp, kendi potansiyelimizi nasıl yeniden harekete geçirebiliriz sorusunu sormamız gerekiyor. Türkiye, yıllar önce tarımda kendi kendine yeten bir ülkeydi. Bugün ise tarım potansiyelini verimli kullanamamanın bedelini, halk olarak her geçen gün daha pahalıya ödüyoruz. İthalata dayalı bir tarım ve gıda politikasıyla değil, kendi kaynaklarımıza güvenen, üretimi teşvik eden bir anlayışla kalkınmamız mümkün.
Kısacası, “Avrupa bizi kıskanıyor” söylemi güzel bir hikaye gibi gelebilir. Ancak biz kendimizi kıskanır hale gelmezsek, tarımsal bağımsızlığımızı yeniden kazanmazsak, bir zamanlar kendi kendine yeten ülkemizin yalnızca ithalatla var olabileceği bir geleceği göğüslemek zorunda kalabiliriz. İşte o zaman, gerçekten kıskanç olacak olan, belki de kendi geçmişimiz olacaktır.




