nayasaya göre yargı “bağımsız ve tarafsız” olmalı. Ancak bu kavramların içeriğini inceleyince, sınıflı toplumda yargının gerçekten bağımsız olup olamayacağına dair sorular ortaya çıkıyor.
Liberaller, hukuku özgürlükçü düzenin güvencesi olarak sunarlar ve sorun çıktığında yargının çözüm sağlayacağını düşünürler. Fakat onların gözünde bireycilik, özel mülkiyet, girişim özgürlüğü ve rekabet hukukun üzerinde gelir; hukuk, bu düzene hizmet edecek şekilde biçimlendirilir. Uzun süredir siyaset de bu doğrultuda şekilleniyor: Düzenle uyum içinde, onu koruma hedefinde birleşiliyor ve “aynı gemideyiz” söylemi yaygınlaşıyor.
Yargının “bağımsız” ve “tarafsız” olması gerektiği ilkesi de bu bağlama oturuyor; yani yargı, aslında egemen sınıfın çıkarlarını korumaya yönelik bir araç olarak işlev görüyor. 2017 yılında yargıya “tarafsız” sıfatının eklenmesi ise, parlamenter sistemin zayıfladığı, yürütme gücünün merkeziyetçi bir rejime dönüştüğü ve dinselliğin devletin çeşitli alanlarına yayıldığı bir döneme denk geliyor.
Sınıfsallık ve Yargı
Kapitalist düzende, sermaye sınıfının elinde üretim araçları varken ve toplumsal ilişkilerde adaletsizlikler sürerken yargının gerçekten bağımsız ve tarafsız olması beklenebilir mi? Adalet, sömürü düzeninin içinde bir yan ürün olabilir mi? Eşitsiz bir toplumda, yargı da sınıfsal ayrışmayı yansıtıyor: Bireylerin hak arama özgürlüğü engelleniyor, halkın savunucuları susturuluyor, adil yargılanma hakkı sürekli ihlal ediliyor. Bazı kimselere cezasızlık tanınırken, kimilerine düşman ceza hukuku uygulanıyor.
Arabuluculuk, uzlaştırma gibi mekanizmalar yaygınlaşırken, yargının alanı daraltılıyor ve dinsellik hukuka alternatif olarak devreye sokuluyor. Bununla birlikte, egemen sınıfın çıkarlarına uygun kararlar veren yargı mensupları ödüllendirilirken, anayasa ve hukuka bağlı kalmaya çalışan yargı mensupları cezalar, sürgünler ve baskılarla karşılaşıyor.
Piyasa ve Yargı
Sermaye sınıfı, liberal özgürlükler adı altında piyasalaştırılmış bir yargı istiyor. Böyle bir yargı, piyasayı korumak ve sermaye birikimini desteklemek için yapılandırılıyor. Türkiye’de 1980 darbesinden sonra getirilen 1982 Anayasası ile zaten düzen yanlısı bir yargı oluşturulmuştu; 2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri ile bu yapıyı daha da sağlamlaştırdılar. Yargı, artık bireysel hakları korumaktan çok, kapitalizmin ve sermaye sahiplerinin isteklerine göre şekilleniyor.
Sistem ve Yargı
Yargı, devletin bir organı olarak, sermaye sınıfının ve siyasi temsilcilerinin ihtiyaçlarına uygun hareket ediyor. Yargıtay’ın, okullara imam atanmasının laikliğe aykırı olmadığını söyleyen kararı da bunun bir yansıması. Halkın adalet talebi ise bireysel birkaç olumlu kararla sınırlı tutuluyor; düzen, sömürü ilişkilerini koruyan bir yapı olarak varlığını sürdürüyor. Marx’ın dediği gibi, “her üretim biçimi kendine özgü bir hukuku ve yönetim biçimini yaratır.” Kapitalizmin hukuku da sınıf ilişkilerinin koruyucusu olarak işlev görüyor.
Yargının Yargılanması
Yargının “nasıl” değil “neden” bağımlı olduğunu sorgulamak gerekir. Yargının işlevi, düzenin çıkarlarını korumaktır ve kapitalist sistem içinde bu durumun değişmesi mümkün görünmüyor. Yargı, bağımsızlığını ancak sermaye sınıfının tahakkümünden kurtulduğu ve emekçilerin özgür olduğu bir toplumda elde edebilir.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde hukuk ve yargı alanında atılan devrimci adımlar önemliydi; ancak bugün gelinen noktada bu sistemi yeniden değerlendirmek, tartışmak gerekiyor. Çözüm, kapitalist düzenin sömürüye dayalı yapısını değiştirmekten geçiyor. Bağımsız bir yargının varlığı, ancak sömürü düzeninin son bulduğu, emeğin özgürleştiği bir toplumsal yapıda mümkün olacaktır. Bu, emekçilerin sınıfsız, sömürüsüz bir düzen için verdikleri mücadele içinde yeşerebilecek bir hedef.




