Hukuk devletinin çatırdayan temellerini konuştuğumuz bir dönemde, “Teğmenler ve Nasuh Mahruki” örnekleri, adalet terazisinin yalnızca eğilmekle kalmayıp tamamen altüst olduğunu gözler önüne seriyor. Bu olaylar, toplumun her kesimine hitap eden bir mesaj içeriyor: Kimse güvence altında değil. Ancak burada esas mesele, yalnızca hukukun uygulanma biçimi değil; kırılan bir halk kalbi var ve bu, onarılamaz yaralara sebep oluyor.
Anayasa: Askıya Alındı mı, Yoksa Çöpe mi Atıldı?
Hukuk devleti kavramı, sadece normlarla değil, o normları uygulayanların niyetleriyle de şekillenir. Türkiye’de bu niyetin yön değiştirdiğini görmek için uzman olmaya gerek yok. Bugün Anayasa’nın 153. maddesini okumak, kırmızı ışıkta durmanız gerektiğini anlamak kadar basit; ama ya o ışık sürekli yanıyorsa? AYM kararlarının dahi uygulanmadığı bir düzende, anayasa “askıya alınmış” demek naif bir tespit olur. Burada sorulması gereken soru şu: Bu “askı” ne kadar yüksekten sallanıyor ve kimsenin görmesini istemedikleri şey tam olarak ne?
Mahruki: Halkı Yanıltmak mı, Doğruyu Söylemek mi?
Nasuh Mahruki’nin tutuklanması, ifade özgürlüğü kavramının altını kazımaktan başka bir şey değil. “Halkı yanıltıcı bilgi yaymak” gibi muğlak suç tanımları, neredeyse her eleştiriyi cezalandırmak için bir araç haline geldi. Mahruki’nin sözleri bir toplumun galeyana gelmesine sebep oldu mu? Hayır. Peki, ne yaptı? Sadece konuştu. Üstelik, daha sert ifadeler kullanan siyasetçilerin dokunulmazlığı sürerken, bir yurttaşın ifadeleri neden bu kadar “tehlikeli” sayılıyor? Bu tutarsızlık, toplumda yalnızca adalet duygusunu değil, güveni de yerle bir ediyor.
Teğmenler ve Disiplin: Ceza mı, Sindirme mi?
Üç genç kadının onurla tamamladığı bir eğitim sonrası maruz kaldıkları muamele, bir yeminle bağlantılı olarak tartışılıyor. Ancak mesele sadece bir yemin değil; gençlerin, özellikle yoksul ailelerden gelen bireylerin hayatlarını altüst eden keyfi bir cezalandırma. Eğer aynı gençler, iktidarın hoşuna gidecek başka bir eylem yapsalardı, yine disiplinsizlikle suçlanır mıydı? Bu soruya “Evet” diyen çıkarsa, gerçekten samimi bir tartışma yapılabilir. Ama herkes biliyor ki, mesele disiplin değil; mesele, sorgulamayan, düşünmeyen, biat eden bir toplum yaratma çabası.
Halkın Kalbi: Onarılması Mümkün mü?
Sosyal düzenin çimentosu olan adalet ve güven duygusu yerle bir edildiğinde, halkın kalbinde derin yaralar açılır. Bu sadece bir nesli değil, gelecek kuşakları da etkiler. Adaletin bir silaha, hukukun ise keyfi bir araca dönüştüğü bir yerde, toplumsal bağlar zayıflar ve bireyler yalnızlaşır. Bugün “adalet” sadece bir mahkeme kararıyla değil, toplumun her bireyinin kalbinde yankı bulan bir duygu olarak yeniden inşa edilmelidir.
Son Söz: İnsan Çividen Daha Fazlasıdır
Her iktidar gelir geçer, ama halk kalır. O halkın kalbini bu kadar kırmak, sadece bir hükümet sistemi değişikliğiyle onarılamaz. İnsanları çivi gibi görüp her sorunu çekiçle çözmeye çalışmak, toplumun ruhunu öldürür. Ve unutulmamalı ki, gelecekte yazılacak olan yasalar, bugünün yaralarını iyileştirmek zorunda kalacak. Bu yüzden, bugün vicdanı ve adaleti hatırlamayanlar, yarın halkın yüzüne bakamayacak.

